14 Temmuz 2007 Cumartesi

Sultanahmet

Dünkü Hürriyet gazetesinde yayınlanan bir resim bugün gideceğimiz yeri belirledi; "SULTANAHMET".
Sarayburnu'ndan araba ile giremeyince Saray surlarını kenarından daha ilerleyip Four Seasons arkasında bir otoparka girdik.

Sonrasında Annemiz (Mehtap) ve Battip (Batu) ile yukarı Ayasofya'ya doğru çıkmaya başladık.

Otel'in önünden sağa doğru dönünce Ayasofya'nın önündeydik, az ilerleyip sola dönünce de Sultanahmet Cami ile Ayasofya arasındaki parkta. Havanın bu kadar güzel olabileceğini tahmin etmemiştim, ne çok sıcak, ne çok bulutlu. Aslan Battip'le orada fotoğraflar çekilirken pilimizin azizliğine uğradık, herhalde sarj edilmemişlerden aldık. Sightseeing Bus'ların önündeki büfe'ye 2 pil için 5 YTL istenildiğinde yabancı turist muamelesi gördüğümüzü anladık. Sultanahmet'e yürüdük, o serin avlusunda biraz oturduk. Caminin o büyük heybeti yanında yerlere bile bakarken, şimdilerde milimetrik mermerler kullanırken o zaman avlunun tabanına kalıp olarak serilmiş mermerlerin taşınmasını hayal ettik.

Caminin ön kapısı ise Tapu Kadastro'ya çıkıyor. Önünde Mısır'dan getirilmiş taşlar. Bunlarda ayrı bir ilginç; Roma'lılar niye Mısır'lırdan taşları alıp taşımışlar, şimdilerdeki turistik gittiğimiz yerlerden magnet alıp getirmek gibimiydi acaba zamanında ... Batu'nun güvercinleri kovalaması, biraz bankta dinlenme arkasından benim sabahtan beri çay içmediğim aklıma geldi ve ortak karar ile çay yerine yemek yemeğe karar verdik. Bir süre tramvay yolu üzerinde yerleri inceledikten sonra Sultanahmet Köftecisinde karar kıldık, çokda iyi yapmışız. Emin Çölaşan'ın köfteci hakkında yorumunun olduğu masada yedik yemeğimizi, ben yorumu okurkende aklıma gelecek haftaki seçim geldi, belkide aynı anda dışarıdan geçmekte olan parti araçlarından dolayı.

Sultanahmet köftede tek eksik çaydı. O eksiği kapatmak için ise uzun bir yol seçtik. Önce meydana, Yerebatan sarnıcı'nın yanından, halıcı ve çarıkçıların arasında Gülhane Parkı'na girdik.
Avrupa'da olsa burası çok farklı olurdu diye konuşurken parkın içinde hızla bir aracın geçmesine şahit olduk. Ve park gezintisi boyunca da vızır vızır ve de hızlı olarak belediye'ye ait araçları, çekicileri ve polis arabalarını gördük. Bir süre Batu çocuk parkında oynadı, kaydıraklardan kayarkende o kadar elektrik yükleniyorki tüm çocukların saçları yandaki hale geliyordu. Bir süre o yüce ağaçların arasında yürüdükten sonra sabah araba ile giremediğimiz kapıya geldik. Ve 50 metre yukarıda yeni hedefimiz duruyordu; Setüstü çay bahçesi. Ismarladığımız bir demlik çayı Batu ile beraber içerken hem İstanbul Boğazının o güzelliğini, hem gemileri, Batu için trenleri, Boğaz köprüsünü, Galata'yı, Üsküdar'ı, Gülhane'nin o yeşil ortamında mis gibi içimize sindirdik. İçimizi bu güzelliklerle doldurduktan ve demliğimizi bitirdikten sonra tekrar parkın içinden usul usul geri döndük.

Ayasofya'nın önünde acaba dondurma yesekmi diye düşünürken Batu'nun uyuduğunu görünce vazgeçip otoparka doğru yol aldık. Mehtap'ın bir fikriyle Sarayburnu'nda arabalı vapur kuyruğuna girdik. Ve bir dahada binmemek için söz verdi, çünkü sadece feribota binmek için 40 dakika bekledik. Ama beklemenin de bir avantajını kullandık, gişeden geçtikten sonra o güzel manzarayı birkaç kez daha fotoğrafladık ... Ben bugünü aslanımla beraber geçen güzel günler arasına ekliyorum ...





1 yorum:

Mehtap dedi ki...

Cok sıkıcı bir blog, kih kih :)