3 Ocak 2015 Cumartesi

1 Ocak


Hoşgeldin 2015 ama ilginç deneyimlerle geldin, inşallah daha beterlerini görmeyeceğimiz bir yıl olur. 

Yeni yılın ilk sabahı Batu'nun burun kanaması ile 6:15 gibi uyandık. Kış aylarında kuru havalar ve Batu'nun ince burun damarları bir araya gelip voltran'ı oluşturuyorlar. Sadece Batu'dan mı, bence hayır. Maalesef babasının ve annesinin de geçmişinde olunca onunda DNA'da maalesef kaçar gen kalmadı.

İşte normalde burun kanamalarında buruna bir süre tampon yapmamız ve buz ile kompres yapmamız yeterli olur. Hatta bu konuda en uzman artık bizzat Batu, hangisi, ne zaman yapılır ustası. Fakat 1 Ocakta hepimiz usta değil çırak bile olamadığımızı gördük.

İlk tampon işe yaramadı, ikinci de hala kanama devam ediyordu. Bir yenisinde hatta kan nasıl olduysa ağzından bile geldi, yani o kadar durduramadık ki burnundan ters akan kan ile ağzı bile kan içindeydi. Bu kadar şamata içinde uyanan Mehtap ise banyoda yığınla kanlı kağıt havlu arasında bizi görünce bir kötü oldu, hatta bana birşeyler oluyor deyip koridorda oturdu kaldı. Bir yanda Batu nun durmayan kanaması, diğer taraftan durumun vahameti nedeniyle kötü olan Mehtap. Neyse Mehtap bir süre bacakları yüksekte tutarak kendine geldikten sonra 112yi aradı, bir ambulans gelip bize yardımcı olabilirdi.

Yarım saat geçmesine rağmen ambulans gelmeyince bu sefer biz gitmeye karar verdik. Neden daha önce kendimiz gitmedik diye soran olursa; Mehtap ta kötü olunca hem Batu'ya tampon yapıp hem araba kullanacak 1 kişi kaldığından çıkamadık. Tam otoparktan çıkarken site güvenliği bizi görünce ambulans size mi geldi diye sordu, biz de yılbaşı gecesi sarhoş getirdi sanmıştık ! dediler. 

İşte burda bir karışıklık oldu ve ben burnunu tuttuğum Batu ile ambulansa giderken Mehtap ise ambulansın peşine düşmek için arabaya gitti. Ama bir daha maalesef Okmeydanı çocuk acilde buluşabildik.

Ambulansta 2 hemşire Batu yu arka tarafa alıp beni ön koltuğa gönderdiler. Şöför yaktı dörtlüleri ve o saatte (7 buçuk olmuştu) kırmızı ışıklarda durmadan ve arada birkaç ters yola girip, daha önce hiç bilmediğim yollardan Okmeydanı çocuk acil'e girdik.

Bir 5 dakika da acil doktorunun bulunması sürdü. Neyseki hala hemşireler bizim yanımızdaydı ve bence kanama durmuştu. Doktor beni kayıt yaptırmak için gönderdi, Batu ise onlarla kaldı. Aklınızda bulunsun eğer 112 arıyorsanız sizi kesinlikle devlet hastanesine götürüyorlar, özel hastaneye değil. Buna ek olarak devlet hastanesinde de TC kimlik nnumarasına ihtiyacını var. Ben telefonla çocuk acili bulmaya çalışan Mehtap'tan TCKN öğrenirken doktor geldi ve KKBye gidin orda kontrol etsinler dedi. Batu yu bıraktığım odadan aldım ve yürüyerek tam diğer acilin 5 katı olduğunu öğrendiğimiz KKB ye giderken yolda Mehtap'la karşılaştık. Elimizde devlet doktorunun verdiği kağıtlar bu sefer ordan çıktık ve Maslak Acıbadem e geldik. Şimdi aklım yerindeyken zaten durmuşken ne gerek vardı diyorum ama o sırada birde oraya gittik.

Orada zaten kanama durduğu için çok bir müdahale olmadan ve de o saatte (ve o gün) KKB nöbetçisi olmadığından evimizin yolunu tuttuk.

Evimize geldiğimizde artık rahatlamıştık, ama düşününce hala daha çok kötü bir deneyimdi. Ertesi gün ise gidip bu kılcal damarları yaktırdık, her ne kadar bunun kalıcı olmadığını duysakta ...

Mutlu, sağlıklı ve huzur dolu bir yıl dileğimle ...



2 Kasım 2008 Pazar

Uzun Yol

1 Kasım sabah saat 09:30'da evden çıktık, çünkü bugün biraz uzun bir yolumuz var; Ümraniye'den Bostancı'ya gideceğiz.

Tabi bu güzargah için ben Batu'nun istekleri doğrultusunda güzel bir parkur çizdim ve ilk olarak Mehtap bizi araba ile Kanyon Saray'a bıraktı. Sabah kahvaltımız ardından hemen metro'ya indik. Güzergah Metro ile başlıyor.















Taksim'e varınca Füniküler'e geçtik (Batu arada karıştırıp Teleferik desede). Taksim - Kabataş sonrasında da durmadan Tramvay ile Eminönü'ne devam ettik.















Eminönü'nden yürüş yaparken ilk gördüğümüz güvercinler oldu ve hemen yem verdik. Fakat İstanbul güvercinleri bayağı bir korkak oluyormuş. Hiçbiri elimizden yem almaya gelmedi maalesef, hep uzaktan seyrettiler bizi.















Biraz yürüyüp Mısır Çarşısının yanındaki kanarya, muhabbet kuşlarını, papağanları, tavuk, horoz, ördek, güvercin, sülük ve balıkları seyrettik. Yol yorgunluğu Batu'yu etkileyince hemen Çarşının yanında bir çay bahçesinde gazoz molası verdik. Molanın ardından bu sefer Çarşıyı içeriden dolaşıp Batu'ya renkli ufak lokum alıp, başında bir fes deneyip ve en sonunda da çarşı dışından kocaman 2 kasımpatı alıp sahildeki takalarda doğru yöneldik. Biraz bekledikten sonra takamız geldi ve kenarda güzel manzara eşliğinde Haydarpaşaya geldik.














Tabi tüm türk filmleri gibi bizde merdivenlerde fotoğraf çekildik ama ters yönde çünkü bizim için önemli olan gar değil gar'ın önündeki Kara Trendi. Ve yolculuğumuzun son kısmında da 15 dakika kadar bekleyip banliyö trenine bindik. Bu kadar yol Batu'cuğu etkilemişti ki Göztepe'ye geldiğimizde içi geçmiş bir halde dışarıyı seyrediyordu. Tabi kolay değil, bir günde kaç çeşit vesait'e binmiştik, her ne kadar geçen hafta kadar olmasak'ta ona yakındır en azından ...

















Ve Bostancı istasyonunda tren'den indikten sonra Lunapark'ın yanından , sonra gideceğimize söz vererek (ki gerçekten akşam gittik) sakalsız dedenin dükkanına gittik. Burası da Batu için ayrı bir eğlence yeri oldu. Hemen kaplumbağa'ları alıp masada gezdirmeye başladı. Bir süre sonra gelen köpeye mama verdikten ve bir muhabbet kuşunu sevdikten sonra babaanne'ye giderek yolumuzu tamamladık.



Sonuçta bakmayıp bu kadar uzun gibi gözüktüğüne bu yolun, akşam taksiye bindiğimizde sadece 15 dakika içinde eve vardık.
E ne de olsa İstanbul'un taksicileri kestirme yolları hep bilirler :))

2 Eylül 2007 Pazar

Babacım ...


24-31 Ağustos tarihleri arasında Bodrum'a Ertan Dedemize gittik. Hayatındaki en güzel 3 tatili say deseler, iki tane hatırlamadan bu tatildi derim. Peki neydi bu tatili benim için bu kadar özel kılan, tabiki Batu.

Tatil öncesi "Baba" kelimesi tatil ile beraber "BABACIM"'a dönüştü ve hatta Batu'nun "cım" kısmını uzatarak söylemesi ise kolay anlatılamayacak, apayrı bir duygu.

Birazda tatilden bahsedeyim;

Ertan Dedemiz (amcam) ve Gülveren Yengemizin Bodrum Akyarlar Karaincirli'de bir yazlıkları var. Batu öncesi de amcamlara sık sık giderdik, fakat Batu'nun doğumu sonrası rahatsızlık vermemek için gitmemiştik, ama Batu'nun yeterince büyüdüğüne karar verip, tekrar o güzel deniz ve manzaradan yararlanmak için Ertan Dedeye gittik.

Ertan Dedeye önce dedelik pek alışıldık gelmedi, daha gençken "Dede" kelimesi biraz acımasız olabiliyor ama Batu orada da "cim" eki ile dedenin kalbine hemen girebildi.

Denize girmemiz kolay, ilk sefer kollukları takmamız ise zor oldu. Batu'nun çevredeki çocukların da kolluk taktıklarını görmesi ve denize girebilmek için ilk şart olduğunu öğrenmesi bize daha sonraski seferlerde denize girmek için kendi kolluklarını ve simitini taşıma yardımına bile dönüştü

"Babacım, denize, gidelim", "Babacım, kum, oynayalım", "Babacım, şapkanı, tak", "Babacım, jeton, al" Bunların hepsi benim küçük arkadaşımın, direk olarak kalbe giden mesajları. Tatil boyunca Celal dışında denizde oynayacak bir arkadaş bulamadık, Celal'in de sadece sabahları denize gitmesi sonucu Batu ile beraber denizde dudaklarımız morarana, kıyıda mayolarımız kumla dolana kadar oyun oynadık.

Babacım'da bu arada çıktı, belki yağcılık diye düşünebilirsiniz ama kesinlikle değil. Bu sadece Batu'nun arkadaşına seslenmesi ve gerçekten doğal, tabi arada özellikle söyletmelerimde oldu, ama bunlarda sırf kayıtlarda bulunsun diye idi :)






















































































































































































































































































































































18 Ağustos 2007 Cumartesi

Büyükada



Hafta içi izin kullanmak gerçekten çok farklı oluyormuş.
Geçtiğimiz Salı bir günlüğüne izin aldım ve hem mevsim, hem de yakınlık için en uygun yer olacağını düşündüğümüz Büyükada'ya gittik.

Adalar vapuruna tam zamanında yetiştik Bostancı İskelesinde. Mis gibi deniz havasını içimize çekerek Batu'yla gemileri seyrettik. Ada'da vapurdan iner inmez ilk işimiz Bahar Pastanesine gitmek oldu. Doğrusu çok iyi bir seçimde değilmiş, Arnavutköy'deki ile hiç bir şekilde kıyaslanamaz. Kahvaltımızı orada yaptıktan sonra bisikletlerimizi kiralayıp Ada turuna başladık. En kral yeri Batu'ya ayırdık. Benim bisikletin arkasında özel emniyet kemerli bir koltukta oturdu.

Kan ter içinde Lunapark'ın oraya kadar gidebildik, tabi yolda verdiğimiz molaları, nefessiz kalışlarımızı pek saymıyorum. Lunapark'ın yanındaki çocuk parkında Batu'nun biraz eğlenmesi sonrasında deniz manzaralı güzel bir yerde oturmak için Büyük tur yolundaki bir otel'in bahçesini seçtik.

Hafta içi çok sessiz olan ortamda hamaklar, deniz manzarası, sessizlik ile birlikte güzel bir dinlendik. Hatta Batu annesinin kucağında hamakta uyudu bile. Uzun süre bu huzurlu ortamı içimize işledikten sonra çok istemeden de olsa ayrıldık Club Mavi'den.

Dönüş yolumuzda Bisikletçi Selami'den aldığımız tüyo ile pedal çevirmeden taa iskele'ye kadar geldik. Ama dönmeden bir de Büyükada dondurması yemeden gelemezdik. Prinkipo'dan yedik dondurmamızı, isim merakımızı çekti, meğer Yunanca Büyük anlamına geliyormuş, adanın eski ismi yani.

Dönüş vapurunda Batu uyur diye düşünüyorduk ama tabi pedal çeviren o değil biz olduğumuzdan bizim pillerimiz tükenmişti, o ise koltukların arasında koşup durdu, ve hatta vapurdan inmek bile istemedi.

7 Ağustos 2007 Salı

Muhasebe

İşte bu da benim doğumgünüm;
Batu'nun babası da 35 yaşını doldurdu.

3 Ağustos 1972'de doğdu,


10 Haziran 1983'te İlkokulu bitirdi


8 Ağustos 1990'da Lise'yi bitirdi,


27 Temmuz 1994'te Mühendis oldu,


3 Aralık 1994'te İlk işine girdi,


31 Temmuz 1997'de Askerliği bitirdi,


01 Haziran 1998'de İlk arabasını aldı,


16 Temmuz 1999'da Evlendi,


4 Haziran 2005'de Baba oldu ..


Çok şey istiyorum ama inşallah bu listeye dede oldu yazmakta kısmet olur.

Makinistler

Geçtiğimiz hafta cumartesi minik Mete ile buluştuk. Tabi Mete yalnız gelmemiş, Sema ve Ömür'ü de tutmuş getirmiş :)
O günümüz Hidiv Kasrı'nda başladı. Öce Hidiv Kasrı'nın parkında bulunan kaydırak, salıncak ve tahtıravalli'yi ezberleyene dek kaldık. Hatta hem Batu hem de Mete benim palamut'lardan yaptığım düdüklere şaşırdılar, sonra tabi Batu'da bu çıkan sese son vermek için imha görevine girişti. Oyun parkı ardından biraz da bahçe'de gezindik. Öğle saatlerine denk gelmesi nedeni ile yürüyüşü kısa tutup önce evlere ayrıldık.
Öğle uykuları sonrasında da Carrefour Ümraniye'de kaldığımız yerden devam ettik. Tabi kaldığımız yer en başından belliydi; Tren. Bu sefer Batu yanına bir makinist daha bulmuştu. Hatta bu makinist daha 15 aylıkken jeton atma işini çözmüştü bile.

Keşişler Dağı


Galiba gene ipin ucunu kaçırdım. İşlerdeki yoğunluk yüzünden evde dinlenmek dışında zaman ayıramayınca yazıları ve anıları da geciktirdim.
28-29 Temmuz'da Bülent'lerle beraber Uludağ Ağaoğlu MyResort'taydık.
27 Temmuz gecesi otobüsle yola çıktık; Biz, Bülent, Levend ve Şenol Teyze (Batu için Yinol teyze).
Cumartesi günü Batu ve bayanları bırakarak gittiğimiz trekking dışında çok dinlendirici ve temiz hava depoladığımız bir tur oldu. Trekking ise tahminimizden daha yorucuydu ama en son tepeden Bursa manzarası, ardından yeni teleferiklerle de zirve yürüyüşün hakkını verdi.
Cumartesi günü kahvaltı sonrasında hiç kar olmayan, buz yüzünden yürümekte bile zorluk çektiğimiz anayolda yürüdük, sonrasında da Kervansaray önündeki telesiyejlere yürüdük. Bir süre yukarı doğru tırmamanın ardından kendimizi tavşan kanı bir çayla ödüllendirdik.
Pazar sabah ise kahvaltı sonrası gezinmek yerine brunch'ın yapıldığı açık alanda dinlendik. Hem hava, hem doğa, hem de yemeklerin lezzeti bizi kendimize getirdi.
Uzun sözün kısası, Uludağ, yazın bir başka güzel oluyor.